YARIM SİMİT
Müdür odasının kapısı üç kere tıklandı. Hafif… Sanki tahtaya değil de bir çocuğun ürkek kalbine vuruluyordu.
"Buyur yavrum," dedim.
İçeri girdi. On beş yaşlarında, lise birinci sınıf ceketi üzerine en az bir beden büyük gelen, bakışları yerde bir öğrenci…
"Müdürüm…" dedi. Durdu, yutkundu.
"Bana yarım simit parası borç verebilir misiniz?"
"Tost ısmarlayayım sana," dedim; karnı doysun, içi ısınsın istedim.
Başını iki yana salladı. Fısıltıyla karışık, mahcup bir sesle konuştu:
"Müdürüm, borcu geri almayacaksınız, biliyorum. Paranız boşa gitmesin… Yarım simit parası verin, yeter."
O “yeter” kelimesi, odanın dört bir yanına çarpıp içimde yankılandı.
Cebimden parayı çıkarırken içim cız etti. O ana kadar okul kantininde yarım simit satıldığından bile haberim yoktu. Demek ki birileri tam bir simit alamıyor, yarısıyla doymaya çalışıyordu.
Ve ben bu okulun müdürüydüm… Haberim yoktu.
Çocuk parayı aldı, "Allah razı olsun," deyip usulca çıktı. Kapı kapandıktan sonra masama çöktüm. Duvardaki aynaya ilişti gözüm; kravatım, ütülü ceketim, o koca makam koltuğum… Hepsi bir anda üzerime fazlalık gibi geldi.
Teneffüste kantine indim. Tezgâhın arkasındaki görevliye sordum:
"Teyze, siz yarım simit satıyor musunuz?"
"Satıyoruz müdürüm," dedi. "98’den beri… Parası yetmeyen çocuklar için."
98’den beri… Ve benim bundan haberim yoktu.
O akşam eve gidip ömrümde ilk defa bir yazı yazdım. Başlığına da "Yarım Simit" dedim. Çünkü bazı eksiklikler tam anlatılamazdı; yarım kalırdı. Tıpkı o çocuğun simidi gibi…
Yıllar geçer, o çocuk büyür. Belki bir gün bir yerlerde yine karşılaşırız ve bana:
"Borcumu ödeyemedim müdürüm," der.
Ben de ona derim ki:
"Oğlum, sen bana o gün öyle büyük bir borç ödettin ki… Bana insanlığımı hatırlattın."
Şimdi ne zaman bir “yarım” kelimesi duysam, binlerce sayfalık koca bir roman okumuş gibi sarsılırım.
Saygılarımla…


